. . : : T E K K E : : . .

Kur'ân-ı Kerîm Nedir?

24/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Kur'ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. Nazm, lügatda, incileri ipliğe dizmeğe denir. Kelimeleri de, inci gibi, yanyana dizmeğe nazm denilmişdir. Şi'rler birer nazmdır. Kur'ân-ı kerîmin kelimeleri arabîdir. Fekat, bu kelimeleri yanyana dizen, Allahü teâlâdır. Bu kelimeler, insan dizisi değildir. Muhammed "aleyhisselâm", Allahü teâlâ tarafından, mubârek kalbine bildirilen şeyleri, arabca olarak anlatırsa, Kur'ân-ı kerîm olmaz. Bunlara (Hadîs-i kudsî) denir. Kur'ân-ı kerîmdeki arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyetler hâlinde gelmişdir. Cebrâîl ismindeki bir melek, bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed "aleyhisselâm" da, mubârek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen Eshâbına okumuşdur. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmi Kureyş kabîlesinin lügatı ile, dili ile gönderdi. (Redd-ül-muhtâr) kitâbı, üçüncü cild, yemîn bahsinde buyuruyor ki, [(Feth-ul-kadîr) kitâbında da denildiği gibi, Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmi, harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûkdur. Bu harf ve kelimelerin ma'nâsı, kelâm-ı ilâhîyi taşımakdadır. Bu harflere, kelimelere Kur'ân denir. Kelâm-ı ilâhîyi gösteren ma'nâlar da Kur'ândır. Bu kelâm-ı ilâhî olan Kur'ân mahlûk değildir. Allahü teâlânın, başka sıfatları gibi, ezelî ve ebedîdir]. Kur'ân-ı kerîm, Kadr gecesinde inmeğe başlamış ve hepsinin inmesi yirmiüç sene sürmüşdür. Tevrât, İncîl ve bütün kitâblar ve sahîfeler ise, hepsi birden, bir def'ada inmişdi. Hepsi, insan sözüne benziyordu ve lafzları mu'cize değildiler. Onun için çabuk bozuldu, değişdirildiler. Kur'ân-ı kerîm ise, Muhammed aleyhisselâmın mu'cizelerinin en büyüğüdür ve insan sözüne benzememekdedir. Bunlar, imâm-ı Rabbânî (Mektûbât)ının, üçüncü cildi, yüzüncü mektûbunda ve (Huccet-ullahi alel'âlemîn)de ve Zerkânînin (Mevâhib) şerhı, beşinci cildinde uzun yazılıdır.

Cebrâîl "aleyhisselâm" her sene bir kerre gelip, o âna kadar inmiş olan Kur'ân-ı kerîmi, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber "sallallahü aleyhi ve sellem" efendimiz dinler ve tekrâr ederdi. Âhırete teşrîf edeceği sene, iki kerre gelip, temâmını okudular. Muhammed "aleyhisselâm" ve Eshâb-ı kirâmdan çoğu, Kur'ân-ı kerîmi temâmen ezberlemişdi. Ba'zıları da, ba'zı kısmları ezberlemiş, birçok kısmlarını yazmışlardı.

Muhammed "aleyhisselâm", âhırete teşrîf etdiği sene, halîfe Ebû Bekr "radıyallahü anh", ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir hey'ete, bütün Kur'ân-ı kerîmi, kâğıd üzerine yazdırdı. Böylece, (Mushaf) veyâ (Mıshaf) denilen bir kitâb meydâna geldi. Otuzüçbin Sahâbî "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" bu Mushafın her harfinin, tâm yerinde olduğuna söz birliği ile karâr verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halîfe Osmân "radıyallahü anh", hicretin yirmibeşinci [25] senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı. Yerlerini sıraladı. Altı dâne dahâ Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şâm, Mısr, Bağdâd [Kûfe], Yemen, Mekke ve Medîneye verdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmışdır. Aralarında bir nokta farkı bile yokdur.

Kur'ân-ı kerîmde yüzondört sûre ve altıbinikiyüzotuzaltı âyet vardır. Âyetlerin sayısının 6236 dan az veyâ dahâ çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veyâ birkaç kısa âyetin, bir büyük âyet, yâhud sûrelerin evvelindeki Besmelelerin bir veyâ ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmişdir. Bu husûsda (Bostân-ül-ârifîn)de geniş bilgi vardır.

Her şâ'irin, nazm yapmak kâbiliyyeti başkadır. Meselâ, Mehmed Âkifin ve Nâbînin şi'rlerini iyi bilen usta bir edebiyyâtçıya, Mehmed Âkifin, son yazdığı bir şi'rini götürüp, bu, Nâbînin şi'ridir desek, bu şi'ri, hiç işitmemiş olduğu hâlde, okuyunca: (Yanılıyorsunuz! Ben Nâbî efendinin ve Mehmed Âkifin, tabî'at-ı şi'riyyelerini iyi bilirim. Bu şi'r Nâbînin değil, Mehmed Âkifindir) demez mi? Elbette der. İki Türk şâ'irinin türkçe kelimeleri nazm etmesi, dizmesi çok farklı olduğu gibi, Kur'ân-ı kerîm hiçbir insan sözüne benzemiyor. Kur'ân-ı kerîmin insan sözü olmadığı tecribe ile de isbât edilmişdir ve her zemân edilebilir. Şöyle ki, bir arab şâ'iri, bir sahîfede, edebî san'at inceliklerini göstererek, birşey yazmış, bunun arasına birkaç satır hadîs-i şerîf ve başka yerinde de, aynı şeyi anlatan bir âyet-i kerîme koyup, hepsi bir arada, islâmdan ve Kur'ândan haberi olmıyan, arabîsi kuvvetli birisine, bir adamın yazısı diye okutdurulmuşdur. Okurken, hadîs-i şerîfe gelince, durmuş ve (Burası, yukarısına benzemiyor. Buradaki san'at dahâ yüksek) demişdir. Sıra, âyet-i kerîmeye gelince, şaşkın bir hâlde (Burası hiçbir söze benzemiyor. Ma'nâ içinde, ma'nâ çıkıyor. Hepsini anlamağa imkân yok) demişdir.

Kur'ân-ı kerîm, hiçbir dile, hattâ arabcaya da terceme edilemez. Herhangi bir şi'rin, kendi diline bile, tâm tercemesine imkân yokdur. Ancak meâli ve îzâhı olur. Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını anlamak için tercemesini okumamalıdır. Bir âyetin ma'nâsını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyetde, ne demek istediğini anlamak demekdir. Bu âyetin herhangi bir tercemesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi öğrenemez. Terceme edenin, bilgi derecesine göre yapdığı meâlini öğrenir. Bir câhilin, bir dinsizin yapdığı tercemeyi okuyan da, Allahü teâlânın dediğini değil, terceme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.

Köylüye âid bir kanûnu, hükûmet, doğruca köylüye göndermez. Çünki, köylü okuyabilse bile, anlıyamaz. Bu kanûn önce, vâlîlere gönderilir. Vâlîler, iyi anlayıp, îzâhını ekliyerek, kaymakamlara, bunlar da dahâ açıklayarak, muhtârlara anlatır. Muhtâr, yalnız okumakla anlıyamaz. Muhtâr da, ancak, köylü dili ile, köylüye söyler. İşte, Kur'ân-ı kerîm de, ahkâm-ı ilâhiyyedir. Kanûn-ı rabbânîdir. Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde kullarına se'âdet yolunu göstermiş ve kendi kelâmını insanların en yükseğine göndermişdir. Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını, yalnız Muhammed "aleyhisselâm" anlar. Başka kimse, tâm anlıyamaz. Eshâb-ı kirâm "aleyhimürrıdvân", ana dili olarak arabî bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, ba'zı âyetleri anlıyamaz, Resûlullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" sorarlardı.

Meselâ Ömer "radıyallahü anh", bir yerden geçerken, Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem", Ebû Bekr-i Sıddîka "radıyallahü anh" birşey anlatdığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömeri "radıyallahü anh" görünce, (Yâ Ömer, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim) dediler. Çünki, dâimâ, (Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!) buyururdu. Ömer "radıyallahü anh", (Dün Ebû Bekr "radıyallahü anh", Kur'ân-ı kerîmden anlıyamadığı bir âyetin ma'nâsını sormuş, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", ona anlatıyordu. Bir sâat dinledim, birşey anlıyamadım) dedi. Çünki, Ebû Bekrin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer "radıyallahü anhümâ", o kadar yüksek idi ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu) buyurdu. Böyle yüksek olduğu hâlde ve arabîyi çok iyi bildiği hâlde, Kur'ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlıyamadı. Çünki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", herkese, derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekrin derecesi, ondan çok dahâ yüksekdi. Fekat, bu da, hattâ Cebrâîl "aleyhisselâm" dahî, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını, esrârını, Resûlullaha sorardı. [(Hadîka)da, dil âfetlerini anlatırken buyuruyor ki, (... Resûlullahın, Kur'ân-ı kerîmin hepsinin tefsîrini Eshâbına bildirdiğini imâm-ı Süyûtî haber vermekdedir).]

Hülâsa, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını yalnız Muhammed "aleyhisselâm" anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmişdir. Kur'ân-ı kerîmi tefsîr eden Odur. Doğru tefsîr kitâbı da, Onun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumıyarak, dinlenmiyerek, istirâhatlarını fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsîr kitâblarını yazmışlardır. (Beydâvî) tefsîri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsîr kitâblarını da anlıyabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilmdir. Ana ilmlerden biri, (Tefsîr) ilmidir. Bu ilmlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitâbları vardır. Bugün kullanılan ba'zı arabî kelimeler, fıkh ilminde başka ma'nâya, tefsîr ilminde ise dahâ başka ma'nâya gelmekdedir. Hattâ aynı bir kelime, Kur'ân-ı kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka ma'nâlar bildirmekdedir. Bu geniş ilmleri bilmiyenlerin, bugünkü arabcaya göre, yapdıkları Kur'ân tercemeleri, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsından bambaşka birşey oluyor. Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsından, mezâyâsından, rumûzundan, işâretlerinden, herkes îmânının kuvveti kadar, birşey anlıyabilir. Tefsîr, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsîr, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsîr kitâbları, bu nûrun anahtarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler meydâna çıkdığı gibi, o tefsîrleri okumakla, kalbe bu nûr doğar. Seksen ilmi iyi bilenler, tefsîrleri anlayıp, bizim gibi din câhillerine bildirmek için, çeşidli derecedeki insanlara göre, binlerle kitâb yazmışlardır. (Mevâkib), (Tibyân) ve (Ebülleys) gibi, türkçe kıymetli tefsîrler, bu kitâblardandır. (Tibyân tefsîri), hicretin [1110] senesinde yapılmış bir tercemedir. Konyalı Vehbî efendinin tefsîri, bir va'z kitâbıdır. Yeni yazılan türkçe tefsîrlerin ve ilmihâllerin, en kıymetlisi sanılanlarında bile, şahsî düşünceler bulunmakda, okuyanlara zararı, fâidesinden çok olmakdadır. Hele islâm düşmanlarının, bid'at sâhiblerinin, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını bozmak için yapdıkları tefsîr ve terceme kitâbları, birer zehrdir. Bunları okuyan genç zihnlerde, bir takım şübheler, i'tirâzlar hâsıl oluyor. Zâten, bizim gibi, din bilgisi az olanların, islâmiyyeti öğrenmek için, tefsîr ve hadîs-i şerîf okuması uygun değildir. Çünki, Kur'ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfi yanlış anlamak veyâ şübhe etmek insanın îmânını giderir. Yalnız arabca bilmekle, tefsîr ve hadîs anlaşılmaz. Arabca bilenleri, din âlimi sanan, aldanır. Beyrut ve başka yerlerde ana dili arabca olan, arab edebiyyâtını iyi bilen, çok papas var. Fekat, hiçbirinin islâmiyyetden haberi yok. Çıkardıkları, 1956 baskılı (El-müncid) ismindeki lügat kitâbında, islâm ismlerini, hattâ Medînenin Bakî' mezârlığının ismini ve hattâ, Resûlullah efendimizin vefât târîhini bile yanlış yazmışlardır.

Kur'ân-ı kerîmin hakîkî ma'nâsını anlamak, öğrenmek istiyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkh ve ahlâk kitâblarını okumalıdır. Bu kitâbların hepsi, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden alınmış ve yazılmışdır. Kur'ân tercemesi diye yazılan kitâblar, doğru ma'nâ veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikrlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esîr eder ve dinden ayrılmalarına sebeb olur.

Kur'ân-ı kerîmin, latin harfleri ile yazılmasına da imkân olmuyor. Çünki bu harflerde, Kur'ân-ı kerîm harflerinin hepsinin karşılığı yokdur. Bunun için, ma'nâ bozuluyor. Okunan, Kur'ân olmayıp, ma'nâsız bir ses yığını olacağı 1986 baskılı (El-muallim) mecmû'asında da uzun yazılıdır. Meselâ, ehad yerine ehat derse, nemâz fâsid oluyor.

Bugün, çok kimsenin, böyle bozuk tercemeleri ve latin harfi ile yazılmış, ne olduğu belirsiz kitâbları (türkçe Kur'ân) diye gençliğin önüne sürdükleri, köylere dağıtdıkları görülüyor. (Arabca Kur'ân, yabancı dildir. Onu okumayın! Öz dilimizle bunu okuyun) diyorlar. Böyle söyliyenlere dikkat edilirse, çoğunun nemâz kılmadığı, oruc tutmadığı, harâmlara, hattâ dinsizliğe dalmış bulunduğu, müslimânlığa, yalnız lâf ile bağlı olduğu anlaşılıyor. Bu kimseler, radyoda, barlarda Beethovenin 9 senphonisini, Mozartın Figarosunu ve Molyerin şi'rlerini niçin almanca, italyanca, fransızca söylüyorlar ve dinliyorlar? Bunlar yabancı dildir. Öztürkçe söylemek lâzımdır demiyorlar? Bu senfonileri, komedileri türkçeye terceme etmiyorlar. Çünki, türkçeye tâm çevrilemiyeceğini biliyorlar. Türkçesinden, nefsleri zevk alamıyor. Türkçelerine Beethovenin, Şopenin eseri denilemiyor. İşte müslimânlar da, bu tercemelerden Kur'ân-ı kerîmin zevkıni alamaz, rûhlarını besliyemez.

Diyânet İşleri Başkanlığı tarafından hâzırlanıp 1381 [m. 1961] de neşr edilen, (Kur'ân-ı kerîmin türkçe meâli) adındaki tercemenin önsözünde de, yukarıda bildirdiklerimiz çok güzel dile getirilmişdir. Diyânet işleri reîsi muhterem H.Hüsnü Erdem imzâsını taşıyan bu önsözde diyor ki, (Kur'ân-ı kerîm gibi ilâhî belâgat ve îcâzı hâiz bir kitâb, yalnız türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyle çevrilemez. Eski tefsîrlerin ışığı altında verilen ma'nâlara da terceme değil, meâl demek uygundur. Kur'ânın yalnız ma'nâsını ifâde eden sözleri, Kur'ân hükmünde tutmak, nemâzda okumak ve aslına hakkıyle vâkıf olunmadan ahkâm çıkarmak câiz olmaz. Hiçbir terceme, aslının yerini tutamaz. Kur'ân-ı kerîmde, muhtelif ma'nâlara gelen lafzlar vardır. Böyle bir lafzı terceme etmek, çeşidli ma'nâlarını bire indirmek olur ki, verilen tek ma'nânın, murâd-ı ilâhî olduğu bilinemez. Bunun için, Kur'ân tercemesi demeğe cesâret edilemez. Kur'ân-ı kerîmi terceme etmek başka, tercemeyi Kur'ân yerine koymağa kalkışmak başkadır). Önsözden sonra yapılan açıklamalarda diyor ki, (Bu ilâhî, beşer üstü ve mûciz kitâbın tam hakkını vererek aynen türkçeye çevrilmesi mümkin değildir. Bu i'tibârla, en isâbetli yol, âyetleri kelime kelime aynen terceme etmek yerine, arabca aslından anlaşılan ma'nâ ve meâli türkçe ile ifâde yolu olsa gerekdir. Kur'ân-ı kerîmin nazm-ı celîlini, aslındaki îcâz ve belâgatini muhâfaza ederek terceme etmek mümkin değildir. Fekat, meâl olarak tercemesi mümkindir. Bir dilden başka bir dile yapılan tercemelerde, her iki dilin husûsiyyetlerini hakkıyle belirtmeğe imkân yokdur. Avrupada ilk Kur'ân tercemesi 537 [m. 1141] de lâtinceye yapılmışdır. 919 [m. 1513] da italyancaya, 1025 [m. 1616] de almancaya, 1056 [m. 1647] da fransızcaya ve 1057 [m. 1648] de ingilizceye terceme edilmişdir. Bugün, bu dillerin herbirinde otuz kadar tercemeleri vardır. Ancak çeşidli eğilimli kimselerin yapdıkları tercemelerde, pek yanlış, hattâ garazkârâne olanlar vardır. Kur'ân-ı kerîmi başka dillere terceme etmek câizdir. Fekat, tercemeden islâm dîninin ahkâmının hepsi öğrenilemez. Hadîs-i şerîflerle, icmâ' ve kıyâs yolu ile sâbit olan hükmler de vardır. Bunlar, tafsîlâtı ile, fıkh kitâblarından öğrenilir).

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî "rahmetullahi aleyh" buyurdu ki, İstanbulda, Bâyezîd umûmî kütübhânesi, şeyhul-islâm Veliyyüddîn efendi kısmında, binyediyüzaltı numaralı kitâbın 224.cü sahîfesinde diyor ki, (Kur'ân tercemesi, Kur'ân değildir. Çünki Kur'ân, ma'lûm mûciz olan nazmdır. Terceme edilince, îcâzı zâil olmakdadır. Bir şi'r terceme edilince, şi'r olmakdan çıkar). Kitâb, imâm-ı Nevevînin (Ezkâr) kitâbının şerhidir. Müellifi, Ebû Abdüllah Muhammed Şemsüddîn Ukaylî Behnesî şâfi'î nakşî 1001 [m. 1592] de vefât etmişdir. Behnes, Mısr-ı vüstâda bir kasabadır.

Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmde, (Benim kitâbım arabîdir) diyor. (Muhammed aleyhisselâma, bu Kur'ânı arabî dil ile indirdim) buyuruyor. O hâlde, Allahü teâlânın melek ile indirdiği kelimelerin, harflerin ve ma'nâların toplamı Kur'ândır. Böyle olmıyan kitâblara, Kur'ân-ı kerîm denemez. Bu kitâblara Kur'ân diyen müslimânlıkdan çıkar. Kâfir olur. Başka dile, hattâ arabîye çevrilirse, Kur'ân açıklaması denir. Ma'nâsı bozulmadan da, bir harfi bile değişince, Kur'ân olmaz. Hattâ hiçbir harfi değişmeden, okunmasında ufak değişiklik yapılırsa, Kur'ân denmez.

(Rıyâd-ün-nâsıhîn)de diyor ki: Arabî gramer şartlarına uyan ve ma'nâyı değişdirmiyen, fekat ba'zı kelimeleri Osmân radıyallahü anhın topladığına benzemiyen Kur'ân-ı kerîme (Kırâet-i şâzze) denir. Bunu nemâzda da, başka yerde de okumak câiz değildir, günâhdır. Kırâet-i şâzzeyi, Eshâb-ı kirâmdan "radıyallahü teâlâ anhüm ecma'în" birkaçı okumuş, fekat sözbirliği olmamışdır. Eshâb-ı kirâmdan birinin okuduğu bildirilmiyen bir okumağa (Kırâet-i şâzze) denmez. Böyle okuyanı habs etmek, döğmek lâzımdır. Din âlimlerinden hiçbirinin okumadığı şeklde okumak, ma'nâyı ve kelimeleri bozmasa bile, küfrdür.

Kur'ân-ı kerîmin başka dillere yapılan çevirmelerine Kur'ân denmez. Bunlara, Kur'ân-ı kerîmin meâli, ya'nî açıklaması denir. Bunlar, mütehassıs olan ve iyi niyyetli, hâlis müslimânlar tarafından hâzırlanmış ise, Kur'ân-ı kerîmin ma'nâsını anlamak için okunabilir. Buna birşey denmez. Bunlar, Kur'ân diye okunamaz. Bunları, Kur'ân diye okumak, sevâb olmaz. Günâh olur. Müslimânlar, Kur'ân-ı kerîmi, Allahü teâlânın indirdiği gibi okumalıdır. Ma'nâsını bilmeden okumak da sevâbdır. Ma'nâsını anlıyarak okumak, elbette dahâ çok sevâb ve dahâ iyidir.

Mısr, Irâk, Hicâz, Fas arabcaları birbirine benzemiyor. Kur'ân-ı kerîm, bunlardan hangisinin dili ile açıklanacak? Kur'ân-ı kerîmi anlamak için, şimdiki arabcayı değil, Kureyş dilini bilmek lâzımdır. Kur'ân-ı kerîmi anlamak için, yıllarca dirsek çürütmek, çalışmak lâzımdır. Biz, böyle çalışıp anlıyan, islâm âlimlerinin yazmış oldukları tefsîrlerden, açıklamalardan okuyup anlamalıyız. Derme çatma tercemeleri okuyan gençler, Kur'ân-ı kerîmi, mitolojik hikâyeler, lüzûmsuz, fâidesiz düşünceler, bayağı sözler sanır. Kur'ândan, islâmdan soğuyup, kâfir olur. Demek ki, gençlerin önüne Kur'ân tercemelerini sürerek, öztürkçe Kur'ân okuyunuz, yabancı dil olan arabca Kur'ânı okumayınız demek, müslimân yavrularının, şehîd evlâdlarının dinsiz yetişmesini istiyen islâm düşmanlarının, zındıkların yeni bir taktiği, hîlesi olsa gerekdir.

İbni Hacer-i Mekkî hazretleri, (Fetâvâ-i fıkhiyye) kitâbının otuzyedinci sahîfesinde buyuruyor ki, (Kur'ân-ı kerîmi arabîden başka harf ile yazmak ve başka dile terceme edip, Kur'ân-ı kerîm yerine bunu okumak, sözbirliği ile harâmdır. Selmân-ı Fârisî "radıyallahü anh" Fâtihayı Îrânlılara fârisî harflerle yazmadı. Tercemesini de yazmadı. Fâtiha sûresinin fârisî tefsîrini yazdı. Arabîden başka harf ile yazmak ve böyle yazılmış Kur'ânı okumak harâmdır. Kur'ân-ı kerîmi arabî harflerle, okunduğu gibi yazmak sûreti ile değişdirmek bile, sözbirliği ile harâmdır. Böyle yapmak (Selef-i sâlihîn)in, ya'nî ilk yıllardaki müslimânların yapdıklarını beğenmemek, onları câhil bilmek olur. Meselâ, Kur'ân-ı kerîmde, (Ribû) yazılı ise de, (Ribâ) okunur. Bunu, okunduğu gibi (Ribâ) yazmak câiz değildir. Kur'ân-ı kerîmi böyle yazarken ve başka dile terceme ederken, Allah kelâmının îcâzı bozulmakda, nazm-ı ilâhî değişmekdedir. Herhangi bir sûrede bulunan âyetlerin yerlerini değişdirmek harâmdır. Çünki, âyetlerin sırası kat'î olarak doğrudur. Sûrelerin sıralarının doğruluğu ise zannîdir. Bunun için, sûrelerin yerini değişdirerek okumak, yazmak mekrûh olmuşdur. Kur'ân-ı kerîmi başka harflerle veyâ tercemesini yazmak, okumak, öğrenmesini kolaylaşdırır demek doğru değildir. Kolay olsa bile, câiz olmasına sebeb olamaz).

(Mevdû'ât-ül-ulûm)da diyor ki, (Kur'ân-ı kerîmdeki bilgiler üç kısmdır: Birincisini hiçbir kuluna bildirmemişdir. Kendisini, ismlerini ve sıfatlarını kendinden başka kimse bilemez. İkinci kısm bilgileri, yalnız Muhammed aleyhisselâma bildirmişdir. Bu yüce Peygamberden ve onun vârisi olan râsih âlimlerden başka kimse bunları anlıyamaz. Müteşâbih âyetler böyledir. Üçüncü kısm bilgileri, Peygamberine bildirmiş ve ümmetine öğretmesini emr buyurmuşdur. Bu ilmler de ikiye ayrılır: Birinciler, geçmiş insanların hâllerini bildiren (Kısas) ve dünyâda, âhıretde yaratmış olduğu ve yaratacağı şeyleri bildiren haberler (Ahbâr)dır. Bunlar, ancak Resûlullahın bildirmesi ile anlaşılır. Akl ile, tecribe ile anlaşılamaz. Üçüncü kısm bilgilerin ikincileri, akl, tecribe ve arabî ilmler ile anlaşılabilir. Kur'ân-ı kerîmden ahkâm çıkarmak ve fen bilgilerini anlamak böyledir. İmâm-ı Nesefî "rahmetullahi teâlâ aleyh" (Akâid)de buyuruyor ki, arabî ilmlere göre ma'nâ verilir. İsmâilî sapıkları gibi, başka ma'nâlar vermek, ilhâd ve küfr olur.

Kendi aklı ve görüşleri ile bozuk tefsîrler yapanlar beş dürlüdür:

1 - Tefsîr için lâzım olan bilgileri bilmiyen câhillerdir.

2 - Müteşâbih âyetleri tefsîr edenlerdir.

3 - Sapık fırkalardakilerin, zındıkların ve dinde reformcuların, bozuk düşünce ve isteklerine uygun tefsîr yapanlardır.

4 - Delîl ve sened ile iyi anlamadan tefsîr yapanlardır.

5 - Nefse ve şeytâna uyarak yanlış tefsîr yapanlardır).

Kaynak: Seadet-i Ebediyye

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’ân-ı Kerîm Hakkında Ne Dediler?

24/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Kur’an-ı kerîm hakkında dünyanın en meşhur ediplerinden olan Goethe (1749-1832) (Batı-Doğu Dîvanı) adlı eserinde şu sözü söylemiştir: “Kur’ân-ın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğunuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor, fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürüyor.”

Goethe’den başka birçok büyük düşünürler de, Kur’ân-ı kerîme hayran olmuşlardı. Prof. Edouard Monte: “Allahın birliğini en temiz,en yüksek, en kutsal ve inandırıcı ve başka hiçbir din kitabının üstün gelemiyeceği bir dil ile anlatan kitap Kur’ândır” demektedir.

Kur’ân-ı kerîmi Fransızcaya çeviren Dr.maurice, “Kur’ân insanlığa hediye edilen din kitaplarının en güzelidir.” der.

Gaston Kar, “Îslâm dîninin kaynağı olan Kur’ân’da cihan medeniyetinin dayandığı bütün temeller bulunmaktadır. O kadar ki, bugün bizim uygarlığımızın Kur’ân’ın bildirdiği temel kurallardan kurulduğunu kabul etmemiz gerekir.” demektedir.

Bir İngiliz râhibi olan Beoworth-Simith, (Muhammed ve Muhammed’e Bağlı Olanlar) adlı eserinde “Kur’ân uslûp temizliği, ilim, felsefe ve hakîkat mu’cizesidir” diye yazmaktadır. Kur’ân-ı İngilizceye tercüme eden Alberry ise, “Ne zaman ezan dinlesem, o bana bir mistik müzik gibi tesir eder. Akan nağmelerin altında, sanki davula vuruluyormuş gibi bir ses duyarım. Bu vuruş sanki kalbimin vuruşu gibidir. Marmaduke Pisthall ise, Kur’ân-ı kerîm için, “En taklit olunmaz bir senfoni, en sağlam bir ifâde. İnsanları ağlamaya veya coşmaya sevk eden bir kudret” ifâdesini kullanmıştır. Prof. Carlyle (Konferans) adlı eserinde: “Kur’ân okudukça onun alelâde (gelişigüzel) bir edebî eser olmadığını hemen hissedersiniz. Kur’ân, kalpten gelen ve bütün diğer kalblere hemen nüfûz eden bir eserdir. Diğer bütün eserler bu muazzam eser yanında çok sönük kalır. Kur’ânın göze çarpan ilk karakteri, O’nun doğru ve mükemmel bir yol gösterici, dürüst bir rehber olmasıdır. İşte, bence Kur’ânın en büyük meziyeti budur. Bu meziyyet diğer birçok meziyetlere de yol açmaktadır”.

Fransız kaptan Dr. Cousteau ise, şöyle demektedir. “ Modern ilmin ondört asır geriden takip ettiği Kur’ân, ben şehadet ederim ki, Allah kelâmıdır”.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’ân-ı Kerîm Okurken Uyulacak Edepler

23/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Kur’ân-ı kerîm okurken uyulacak edepler vardır. Başlıcaları şunlardır:

1- Abdestli ve kıbleye karşı okumalıdır.

2- Ağır ağır okumalıdır.

3- Ağlayarak okumalıdır.

4- Her âyetin hakkını vermeli, yani azap âyetini okurken korkarak, rahmet âyetlerini heveslenerek, tesbih âyetlerini kalbiyle tesbih ederek okumalı, Kur’ân-ı kerîmi okumaya başlarken “Eûzü ve Besmele” çekilmelidir.

5- Namaz kılana mâni oluyorsa, yavaş sesle okumalıdır. Mushafa bakarak okumak, ezber okumaktan daha çok sevaptır. Çünkü gözler de ibâdet etmiş olur.

6- Kur’ân-ı kerîmi güzel sesle ve tecvid üzere okumalıdır. Harfleri, kelimeleri bozarak teganni etmek haram, harfler bozulmazsa mekruh olur.

7- Kur’ân-ı kerîmim, Allahü teâlânın kelâmı olduğunu bilerek okumalıdır.

8- Kur’ân-ı kerimi okumadan evvel, bunu söyleyen Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünmelidir. Kimin sözü söyleniyor, ne ehemmiyetli iş yapılıyor, diye düşünmelidir. Kur’ân-ı kerîme dokunmak için temiz el lâzım olduğu gibi, onu okumak için de temiz kalp lazımdır.

9- Okurken başka şeyler düşünmemelidir.

10- Okurken biliyorsa mânâsını düşünmelidir.

11- Kur’ân-ı kerîme abdestsiz olarak dokunmak haramdır. Cünüp olarak okumak haramdır. Abdestsiz olarak ezberden okunabilir ise de, abdestli olarak okumak çok sevaptır. Kur’ân-ı kerîmi günah meclislerinde, yani haram işlenen yerlerde okumak haramdır. Böyle yerlerde para kazanmak için veya güzel sesini duyurmak için okumak ve bunu dinlemek, Kur’ân-ı kerîme hakâret etmek olur.

Kur’ân-ı kerîmin her âyeti, her kelimesi, her harfi maddi ve ma’nevî her derde şifâdır. Ehl-i sünnet itikâdında olan ve günahlarına tövbe eden sâlih bir müslümanın, yukarda bildirilen şartlarına uyarak, ihlâs ile okuduğu Kur’ân-ı kerîmin her hangi bir âyeti ve bilhassa Fâtiha sûresi ile şifa âyetleri, okuyanın ve üzerine okunanın dertlerine şifa olduğu çok görülmüş ve işitilmiştir. Din kitaplarında misâlleri çoktur.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’ân-ı Kerîm Okumak

23/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Kur’ân-ı kerîm okuyup ona uygun îmân eden hidâyet üzere olur. Doğru yolda bulunur. Allaha kavuşturan doğru yolu bulur. Cehennem azâbından kurtulur. Hattâ bunun sevabı dedelerine, çocuklarına ve torunlarına tesir eder. İtikâdı düzgün bir kimse Kur’ân-ı kerîmi okuyup, sâlih müslümanların yazdığı ilmihâl kitaplarında bildirildiği üzere amel ettiği, ibâdet yaptığı takdirde büyük sevaplara kavuşur. Sevgili Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki:

(Hoca çocuğa besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü teâlâ çocuğun anasının, babasının ve hocasının Cehenneme girmemesi için senet yazdırır.)

(Ümmetimin yaptığı ibâdetlerin en kıymetlisi, Kur’ân-ı kerîmi mushafa bakarak okumaktır.)

(Namazda okunan Kur’ân-ı kerîm, namaz dışında okunan Kur’ân-ı kerîmden daha sevaptır.)

(Kur’ân-ı kerîm okunan evden arşa kadar nur yükselir.)

Ebû Hureyre “radıyallahü anh” şöyle bildiriyor: (Kur’ân-ı kerîm okunan eve, bereket, iyilik gelir. Melekler oraya toplanır. Şeytanlar oradan kaçar. Kur’ân-ı kerîm okunmazsa bunun aksi olur). Kur’ân-ı kerîmi okumak mühim sünnettir. Tecvid ilmine uygun olarak ve hürmet ile okunan Kur’ân-ı kerîmi dinlemek farz-ı kifâyedir. Dinleyenlere de, okuyanlara verilen sevapların aynısı verilir.

Böyle kıymetli olan Kur’ân-ı kerîme çok hürmet etmelidir. Ondan yere düşmüş bir parça bulunca hemen kaldırmalıdır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

(Üzerinde besmele yazılı bir kâğıdı ta’zim ile basılmasın diye yerden kaldıran kimseyi Allahü teâlâ sıddîklardan yazar ve müşrik olsalar bile anne ve babasının azâbını hafifletir.)

Hazret-i Lokman Hakîm, üzerinde besmele yazılı bir kâğıt görünce, yerden kaldırıp hürmet gösterirdi. Allahü teâlâ ona hikmetli söz ve güzel nasihatı ikrâm etti.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’ân-ı Kerîmin Tefsiri

23/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Kur’ân-ı kerîm, hiçbir dile, hattâ Arapçaya da tam tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin, kendi diline bile, tam tercümesine imkân yoktur. Ancak izâh edilebilir, açıklanabilir. Kur’ân-ı kerîmin mânâsı, tercümesi okunmakla anlaşılmaz. Bir âyetin mânâsını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette ne demek istediğini anlamak demektir. Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi öğrenemez. Tercüme edenin , bilgi derecesine göre anlamış olduğunu öğrenir. Din bilgisi olmayan birinin yaptığı tercümeyi okuyan da Allahü teâlânın dediği sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.

Köylüye ait bir kanunu, hükümet, doğruca köylüye göndermez. Çünkü, köylü okuyabilse bile, anlayamaz. Bu kanun önce, vâlilere gönderilir. Vâliler, iyi anlayıp, izâhını ekliyerek, kaymakamlara, bunlar da daha açıklayarak, Nahiye müdürlerine gönderir. Nahiye müdürleri bu açıklamalar yardımı ile kanunu iyi anlıyabilir ve muhtarlara anlatır. Muhtar, yalnız okumakla anlıyamaz. Muhtar da ancak, köylü dili ile, köylüye anlatır, söyler. İşte, Kur’ân-ı kerîm de, ahkâm-ı ilâhiyyedir. Kanun-ı rabbânîdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde kullarına saâdet yolunu göstermiş ve kelâmını insanların en yükseğine göndermiştir. Kur’ân-ı kerîmin mânâsını , yalnız Muhammed aleyhisselâm tam anlar. Başka kimse, tam anlıyamaz. Eshâb-ı kirâm ana dili olarak arabî bildikleri, edip ve beliğ oldukları halde, bazı âyetleri anlıyamaz, Resûlullaha sorarlardı.

Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, bir gün geçerken, Resûlullahın hazret-i Ebû Bekir-i Sıddîka bir şey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün hazret-i Ömer’i görünce: (Yâ Ömer, Resûlullah dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle öğrenelim.) dediler. Çünkü, dâima, (Benden duyduklarınızı, din kardeşlerine de anlatınız! Birbirinize duyurunuz) buyururdu.Hazret-i Ömer, (Dün Ebû Bekir, Kur’ân-ı kerîmden anlıyamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, dinlediklerimden bir şey anlıyamadım) dedi. Çünkü, hazret-i Ömer, o kadar yüksek idi ki, Resûlullah Efendimiz, O’nun hakkında, (Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmiyecektir. Eğer, benden sonra peygamber gelseydi, Ömer peygamber olurdu.) buyurdu. Böyle yüksek olduğu ve Arapçayı çok iyi bildiği halde, Kur’ân-ı kerîmin tefsirini bile anlıyamadı. Çünkü Resûlullah herkese, derecesine göre anlatıyordu. Hazret-i Ebû Bekir’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hattâ Cebrâil aleyhisselâm dahi Kur’ân-ı kerîmin mânâsını, esrârını Resûlullaha sorardı.

Kur’ân-ı kerîmin mânâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîmi tefsir eden O’dur. Doğru tefsir kitabı da, O’nun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumıyarak, dinlenmiyerek, istirahatlarını fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsir kitaplarını yazmışlardır. Bu tefsir kitaplarını da anlıyabilmek için, uzun seneler durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi iyi öğrenmek lazımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilimdir. Bu geniş ilimleri bilmiyenlerin, Kur’ân-ı kerîme bugünkü Arapçaya göre mânâ vererek yaptıkları tercümeler, Kur’ân-ı kerimin hakîkî mânâsından bambaşka bir şey oluyor.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’ân-ı Kerîmin Âyet ve Sûreleri

23/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Âyet; lügatta alâmet, nişan, ibret, delil ve hârikulâde mânâlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde, bir mânâyı veya hükmü ifâde eden uzun veya kısa cümlelerden herbirine “ayet” denir.

Sûre ise, lügatta yüksek rütbe, şeref, yüksek olarak yapılmış binâ mânâlarına gelir. Kur’ân-ı kerîmde, âyetlerden meydana gelen bölümlere “sûre” denir.

Cüz, Kur’ân-ı kerîmin yirmi sahifelik herbir bölümüne denir.

Kur’ân-ı kerîmde 114 sûre ve 6236 âyet vardır. Âyetlerin sayısının 6660’dan az veya daha çok olduğu da bildirildi ise de bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veya birkaç kısa âyetin, bir büyük âyet sayılmasından ileri gelmiştir. Kur’ân-ı kerîmin tamamı 30 cüzdür. Kur’ân-ı kerîmin ondört yerinde secde âyeti vardır. Bunlar (A’raf, Ra’d, İsrâ, Meryem, Neml, Sad, Fıssılet, Hac, Furkan, Secde, Nahl, Necm, İnşıkak ve Alak) sûreleridir.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’ân-ı Kerîmin Toplanması ve Yazılması

23/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Cebrâil “aleyhisselâm”, her sene bir kere gelip, o âna kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîmi,Levh-il mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber Efendimiz de dinler ve tekrar ederdi. Âhirete teşrif edeceği sene iki kerre gelip, tamamını okudular. Sevgili Peygamberimiz Muhammed “aleyhisselâm” ve Eshâbından çoğu, Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberlemişti. Bazıları da, bazı kısımlarını ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed “aleyhisselâm” âhirete teşrif ettiği sene, halife Ebû Bekir “radıyallahü anh” ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, bir heyete, bütün Kur’ân-ı kerîmi, kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, (Mushaf) veya (Mıshaf) denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbi bu Mushafın her harfinin tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife Osman “radıyallahü anh”, hicretin yirmibeşinci (25) senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı. Yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn,Şam, Basra, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medine’ye verdi. Bugün, dünyada bulunan Mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kur’an-ı Kerîm Allah Kelâmıdır

23/3/2007 · Kategori: Kuran-i Kerim

Kur’ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. Nazım, lügatta, incileri ipliğe dizmeğe denir. Kelimeleri de inci gibi, yanyana dizmeye nazım denilmiştir. Şiirler, birer nazımdır. Kur’ân-ı kerîmin kelimeleri Arapçadır. Fakat, bu kelimeleri yanyana dizen, Allahü teâlâdır. Bu kelimeler, insan dizisi değildir. Bu arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyetler halinde gelmiştir. Cebrâil “aleyhisselâm” bu âyetleri, bu kelimelerle ve harflerle okumuş, Muhammed “aleyhisselâm da mübârek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen Eshâbına okumuştur. Kur’ân-ı kerîm mahlûk değildir. Kur’ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâm’ın mu’cizelerinin en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir.

Peygamber Efendimiz, kimseden bir şey okumamış, öğrenmemiş, hiç yazı yazmamış iken ve seyahat etmeyen ve geçmişlerden ve etraftakilerden haberi olmayan insanlar arasında yetişmiş iken, Tevrat’ta ve İncil’de ve bütün başka kitaplarda yazılı şeyleri bildirdi. Geçmişlerin hallerinden haber verdi. Her dinden, her meslekten ileri gelenlerin hepsini hüccetler, sağlam deliller söyleyerek susturdu. En büyük mu’cize olarak Kur’ân-ı kerîmi ortaya koydu ki, altıbinikiyüzotuzaltı (6236) âyetinden biri gibi söyleyemezsiniz diye meydan okuduğu halde, bindörtyüz bu kadar seneden beri, dünyanın her tarafından bütün İslâm düşmanları elele vererek, mallar, servetler dökerek uğraştıkları halde, söyleyemedi. Şimdi de, gayr-i müslimler milyarlar dökerek bütün güçleriyle çalıştıkları halde söyleyemiyorlar. Hele o zaman Araplarda şiir, edebiyat, fesahat ve belâgat, her şeyden ileri gidip en güvendikleri başarıları olduğu halde, Kur’ân-ı kerîm karşısında, bir şey söyleyemediler. Kur’ân-ı kerîme böyle galebe çalamayınca, çokları insafa gelip, müslüman oldu. İmân etmeyenleri de, İslâmiyetin yayılmasını önlemek için, savaşmaya mecbur oldu.

Kur’ân-ı kerîm de kimsenin yapamayacağı, söyleyemiyeceği şeyler sayılamıyacak kadar çoktur. Burada altısını bildirelim.

Birincisi: Î’caz ve belâgattır. Yani az söz ile pürüzsüz ve kusursuz olarak, çok şey anlatmaktır.

İkincisi: Harfleri ve kelimeleri, Arap harflerine ve kelimelerine benzediği halde, âyetler, yani sözler ve cümleler, onların sözlerine ve şiirlerine hiç benzemiyor. Kur’ân-ı kerîm, insan sözü değildir. Allah kelâmıdır. Kur’ân-ı kerîmin yanında onların sözleri, cam parçalarının elmasa benzemesi gibidir. Dil mütehassısları bunu pek iyi görüyor ve teslim ediyor.

Üçüncüsü: Bir insan, Kur’ân-ı kerîmi ne kadar çok okursa okusun bıkmıyor, usanmıyor. Arzusu, hevesi, sevgisi ve şevki artıyor. Halbuki, Kur’ân-ı kerîmin tercümelerinin ve başka şekillerde yazmalarının ve diğer bütün kitapların okunmasında, böyle arzu ve lezzet artması olmuyor. Usanç hâsıl oluyor. Yorulmak başkadır, usanmak başkadır.

Dördüncüsü: Geçmiş insanların hâllerinden bilinen ve bilinmeyen birçok şey Kur’ân-ı kerîmde bildirilmektedir.

Beşincisi: İlerde olacak şeyleri bildirmektedir ki, bunlardan çoğu, zamanla meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

Altıncısı: Kimsenin hiçbir zamanda, hiçbir sûretle bilemiyeceği ilimlerdir ki, Allahü teâlâ ilimlerin evvelini ve sonunu Kur’ân-ı kerîmde bildirmiştir.

Kaynak: Rehber İlmihali

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!