. . : : T E K K E : : . .

Peygamberimizin Mi'rac´ı

25/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Mi'rac kandiliniz mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..

Allah'ın üzerimizde lütfu çok, nimetleri sonsuz, nimetlerine şükrederiz, hamd ü senâlar olsun... Elimize imkânlar bahşetti, Avrupa'dan Kafkasya'ya, Orta Asya'ya kadar kardeşlerimize böyle güzel günlerde güzel duygularımızı iletme imkânımız oluyor, Akra vasıtasıyla... Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi nimetlerinden ayırmasın, rahmetine mazhar eylesin, iki cihan saadetine erdirsin... Peygamber SAS Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine hüsn-ü ittibâ nasib eylesin... Cennette de Peygamber SAS Efendimiz'e komşu eylesin, sevgili Akra dinleyicileri!..

Ben bu Mi'rac kandili münasebetiyle, Buhârî'den ve Müslim'den rivâyet edilmiş olan uzun bir hadis-i şerifi biraz hızlı bir şekilde okumak istiyorum. Râvisi Mâlik ibn-i Sa'saa RA...

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: İsrâ ve Mi'rac

25/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

Tabii önce Mi'rac hakkında bilgi vermek lâzım. Dinleyicilerin seviyesi farklıdır. İslâm'ı çok derinden yakından bilenler olduğu gibi, İslâm'a muhabbet edip bilgisi az olan insanlar, yeni yeni bilgilenen gençler olabilir, hanımlar olabilir...

Biliyorsunuz İsrâ ve Mi'rac, iki kelime... Peygamber SAS Efendimiz'e, Arabî aylardan Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan bir mübarek gecede, hicretten üç yıl önce, Mekke-i Mükerreme'de Allah-u Teàlâ Hazretleri nasib buyurmuş. Mekke-i Mükerreme'den, Mescid-i Aksà'ya kadar bir yeryüzü yolculuğu, buna İsrâ deniliyor. Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'ten yedi kat semâyı, Sidretül-Müntehâ'yı geçip, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne kavuşup, Allah-u Teàlâ Hazretleri'yle mülâkî olup, ondan emirler alması, Allah'la buluşması olayı; buna da Mi'rac deniliyor.

Yâni, iki türlü olay var, iki bölümlü olay var... Birisi İsrâ; Peygamber Efendimiz'in hicretinden üç yıl önce yaşamakta olduğu Mekke-i Mükerreme'den Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan gece Kuds-ü Şerif'e varması... İkincisi Mi'rac; Kuds-ü Şerif'ten de semâvâtı geçerek, Sidretül-Müntehâ'yı geçerek Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna varması, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin kendisine nice ikramlar ve iltifatlarda bulunması...

İsrâ Arapça'da geceleyin yolculuk yapmak demek. Arabistan gündüzleri çok güneşli, çok sıcak, tahammül edilmeyecek, tahammül fersâ, meşakkatli olduğu için, Araplar umûmiyetle yolculuklarında geceleri değerlendirirlerdi, geceleyin yola çıkarlardı. Ay olsun olmasın, gece yolculuğu güzel olurdu, serin olurdu. Kervanlar, yolcular gündüzleri dinlenir, geceleyin varacakları yere giderlerdi. Gece yolculuğuna isrâ deniliyor; isrâ - yüsrî - isrâen, gece yolculuk yapmak mânâsına gelen bir kelime. Arapların sevdiği bir yolculuk zamanı gece... Peygamber SAS Efendimiz, Mescid-i Haram'dan, yâni Kâbe'nin etrâfını teşkil eden mübarek mahalden, mescidden, Mescid-i Aksâ'ya o gece gitti.

Ordan sonra da göklere çıkması olayına Mi'rac deniliyor. Mi'rac da kelime olarak urûc, yükselmek kelimesinden çıkmış olan bir tâbir, o da ismi alet sigasıyla... Meselâ; feteha, açmak kökünden miftah, açma aleti, yâni anahtar mânâsına geliyorsa; Mi'rac da uruc, yükselmek mânâsından, yükselmeye yarayan vasıta, alet, yâni merdiven veya bazıları da yakıştırıyorlar asansör diyorlar. Tabii o zaman asansör yoktu, sonradan o da yükselme, yüksek katlara çıkma vasıtası olarak kullanıldı. Araplar mes'ad diyorlar, yâni suud, sadla kullanılan bir kelime... Evet Mi'rac merdiven gibi bir şey ama süratle çıkılıyor.

Peygamber Efendimiz İsrâ eylemiş, ondan sonra urûc eylemiş semâlara; hadis-i şeriflerde urice bî diye geçer: "Ben çıkartıldım, göklere yükseltildim." mânâsı ile... İsrâ kısmı, Peygamber Efendimiz'in Mekke-i Mükerreme'den, Medine-i Münevvere'ye varması kısmı Kur'an-ı Kerim'de İsrâ Sûresi diye bir sûre var, 15. cüz başı; orada açıkça geçiyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr) Âyet-i kerimesinde açıkça bunu beyan ediyor.

(Sübhànellezî) diye başlıyor, yâni: "Her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâtın sahibidir, kudretin sahibidir o Allah ki, (esrâ biabdihî) kulunu seyahat ettirdi, (leylen) geceleyin..." Gece olduğunu bundan anlıyoruz. Allah'ın bir yerden bir yere gece yolculuğu yaptırdığını anlıyoruz, âyet-i kerimenin ifadeleri açık: (Leylen) "Geceleyin, (minel-mescidil-harâm) el-Mescidil-Haram'dan... Yâni ortasında Kâbe bulunan, Mekke'deki o mübarek mescidden, (ilel-mescidil aksâ) el-Mescidül-Aksâ'ya bir gecede götüren, kulunu seyahat ettiren..."

Neden?.. (Linüriyehû min âyâtinâ) "Nice nice ayetlerimizden bazılarını, delillerimizden, mucizevî manzaralardan, temâşâlardan bir kısmını müşahade etsin, gözüyle görsün, temâşâ eylesin diye..." Yâni, "Mübarek kulu Muhammed-i Mustafâ'sını götüren Allah-u Teàlâ Hazretleri ne kudret sahibidir, şanı ne kadar yücedir, ne kadar hayran kalınacak, hayret edilecek kudreti vardır!" demek. Sübhanellezî bunu ifâde ediyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri, böyle bir takım olağanüstü olayları, yerleri, bilgileri, sahneleri müşahede etsin diye, Rasûlünü Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü bu âyet-i kerimede bildiriyor.

Tabii insanların bu konuda çeşit çeşit yazdıkları, araştırmalar yaptıkları çalışmalar var. Onlara göre söyledikleri sözler kanaatleri var. Bir gecede insan, Mekke gibi bir yerden, Kudüs gibi o zaman için fevkalâde uzak sayılan, binlerce kilometre uzaktaki bir şehre, bir gecede gitmek, o zamanın imkânıyla insanların normal olarak yapabileceği bir şey değil... Ama burda mucize var, yâni Allah yaptırıyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri kulunu bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü ve bunun büyük bir kudret ve şayân-ı hayret bir şey olduğunu da beyan ederek: "Onu ordan oraya götüren Allah'ın şanı her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâta sahiptir." diye âyet-i kerimede bildiriyor. Kolay bir şey değil... Zaten kolay olmadığı için, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir şey olduğu için mucize... İsrâ ve Mi'rac mucizesi, kolay bir iş değil... Kimsenin yapamayacağı bir şey ama, Allah nasib etmiş.

Tabii, Peygamber Efendimiz bu sözü söyleyince inkâr etmişler. Müşrikler demişler ki:

"--Olmaz böyle şey!.."

Normal olarak olmaz ama, peygamber olunca olur. Yâni, kendin gitmeğe kalksan sen gidemezsin. Amma habîb-i edîbi, Muhammed-i Mustafâ'sını götürdü. Amennâ ve saddaknâ, kesin, çok açık bir bilgi... Tabii Peygamber Efendimiz, Allah bildir diye emrettiği için bu olayı bildirdi. Mekke'nin müşrikleri hop oturdular, hop kalktılar:

"--Olmaz böyle şey, inanmayız." dediler.

Hattâ, Ebubekr-i Sıddìk Efendimiz'e koşarak geldiler:

"--Buyur, bak, işte duydun mu senin arkadaşının en son söylediği sözü?.."

Peygamber Efendimiz'i kasdediyorlar, arkadaşı diye...

"--E, ne söylemiş?"

"--Güyâ, Mekke'den kalkmış Kuds-ü Şerif'e gitmiş, ordan da göklere çıkmış."

"--Öyle söyledi mi? Siz uydurmuyorsunuz, söyledi değil mi?"

"--Evet o söyledi, kulaklarımızla duyduk."

"--Tamam. Eğer siz uydurmuyorsanız, o söylediyse, doğrudur. Biz daha daha nice olağanüstü şeyleri gördük, o Habîbullah'tan, o Rasûlullah'tan, her gün görüyoruz nice mucizelerini..."

Yâni Ebubekr-i Sıddìk Efendimiz cevap verdi, o sıddîklık lakabını ordan aldı, sıddîklık sıfatını, ününü kazandı. Tereddütsüz kabul etti;

(Ve mâ yentiku anil-hevâ) "Rasûlullah SAS boşuna konuşmaz ki... Mâdem öyle söylemiş, iman ettim." dedi. Sonra dan tabii, Rasûlullah'ın yanına gitti, ondan da dinledi, tamam...

Peygamber SAS Efendimiz bu olayı nasıl anlatmış, size şimdi bu hadis-i şeriften izah edeceğim. İnkâr mümkün değil, mü'minlerin bildiği bir şey... Hattâ, şimdi Yirminci Yüzyıl'da kâfirler bile inkâr edemezler. Mekke'nin müşrikleri câhil olduğundan inkâr edebilirlerdi. Neden?.. Zavallılar, medeniyetten haberleri yok, Allah'ın kudretine imanları yok, dünyadaki olağanüstü olayları inceleyip anlayacak iz'anları, irfanları yok; inkâr ederler. Ama Yirminci Yüzyıl'ın insanı nelerin olabileceğini çok iyi biliyor. Yâni şimdinin müşrikleri, şimdinin kâfirleri bunu inkâr edemezler. Çünkü o kadar olağanüstülükler var ki, çevremizdeki hadiselerin içinde...

Tabii, biz mü'minler de biliyoruz ki oldu, Rasûlullah SAS Efendimiz Kuds-ü Şerif'e vardı. Ertesi gün inkâr etmişler;

"--Söyle bakalım, Mescid-i Aksà'nın kaç kapısı vardı, kaç penceresi vardı?.. Hadi bakalım, doğru mu gördün, yanlış mı gördün?" diye başlamışlar, imtihan yoluyla Peygamber SAS Efendimiz'e soru sormağa...

Peygamber Efendimiz diyor ki: "Terledim, onların bu inkârlarından, inatlarından sıkıldım, ama Allah o zaman da lütfeyledi, gözümden perdeleri kaldırdı, Mescid-i Aksâ gözümün önüne getirildi..." o da bir başka olağanüstü durum. Allah, Kuds-ü Şerif'teki Mescid-i Aksà'yı, Mekke'de oturan kulunun göz önüne getirir, gösterebilir.

Rasûlullah Efendimiz:

"--Ne soruyorsunuz, sorun bakalım!"

"--Kaç kapısı var?"

"--Bir, iki, üç, dört, beş, altı... Şu kadar."

"--Kaç penceresi var?"

"--Bir, iki, üç, dört, beş..."

Söyledi. Ne sordularsa detayını söyledi. O zaman tabii sustular, kaldılar.

Hattâ, Allah'tan bir olay meydana gelmiş. Bu Kuds-ü Şerif'e giderken, böyle hızlı bir süratle gittiğini söylüyor Peygamber Efendimiz. Bir kervan geliyormuş, Mekke'i Mükerreme'ye doğru... O kervanın da bir devesi kaybolmuş, bulamıyorlar. Arada tepeler var, dağlar var, göremiyorlar. Peygamber Efendimiz yukardan giderken gördüğü için, o arayanlara seslenip, işaret edip, şuradadır diye devenin yerini bildirmiş. Onlar da gidip bulmuşlar. Şimdi, bu da tabii Allah'ın bir hikmeti...

Mekke-i Mükerreme'ye döndüğü zaman;

"--Söyle bakalım, sen böyle iddia ediyorsun, İsrâ ve Mi'ra mucizesi oldu diyorsun ama delilin ne?" demişler.

Peygamber Efendimiz demiş ki:

"--Ben giderken yolda falanca kervan devesini kaybetmişti, deveyi arıyorlardı. 'Şuradadır!' diye seslendim, isterseniz gidin sorun!"

Hakîkaten sonradan o kervana sormuşlar. Onlar da:

"--Bir ses geldi gökten, 'Deveniz şu taraftadır!' diye; gittik, bulduk."

İşte bu da, bu işin maddeten olduğunu gösteriyor.

Kuds-ü Şerif'i gördüğünü ifâde ediyor Peygamber SAS'in. Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'ten, peygamberlerin hepsiyle buluşup, onlara imamlık edip, o manevî Mi'rac denilen merdiven, asansör, göğe yükselme vasıtası, her ne ise tabii; Peygamber Efendimiz'in bildiği, bilmeyenin de havsalasına, aklına sığmayacak bir şey... Ama çok güzel bir şeymiş. Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde o Mi'rac'ın çok görkemli, çok güzel bir şey olduğunu da söylüyor. Çok hoş bir şey demek ki... Ordan göklere çıktığını bildiriyor.

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: Göğsünün Yarılması

25/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

Şimdi biz Buharî ve Müslim'in hadis-i şerifini tebberrüken okuyalım, vaktin kısalığı nisbetinde biraz da hızlı geçelim. Tabii, Buharî ve Müslim, bizim için hadis kaynaklarının en kıymetlilerinden birisi, en kıymetli, en sahih hadisleri ihtivâ eden iki mübarek hadis kitabı. Peygamber Efendimiz'in ifadelerini, Buharî ve Müslim'in rivâyetinden size okuyorum:

(Beynemâ ene fil-hatîmi mudtacian) "Ben Hatîm'de şöyle yaslanmış iken..." diyor. Peygamber Efendimiz. Hatîm dediği yer neresidir? Kâbe'de yarım daire şeklinde, at nalı şeklinde çevrili bir alçak duvar var. İki tarafından girilebiliyor. Güneyinde Kâbe var. Orası şöyle bir salon kadar mekân. İşte oranın adı Hatîm... "Ben orada yaslanmış iken, (izâ etânî âtin) birden bana gelen bir şey geldi..." Yâni bir melek... (feşakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî, festahraca kalbî) "Benim göğsümü şuradan şuraya kadar yardı, açtı ve kalbimi çıkardı, (sümme ütîtü bitastin min zehebin memlûetin îmânen) sonra önüme içi îman dolu bir leğen getirildi, (fegusile kalbî bimâi zemzem) kalbim orada zemzem suyu ile yıkandı. (Sümme huşiye sümme üîde) Sonra tekrar dolduruldu, yerine konuldu..."

Demek ki, Rasûlullah Efendimiz mânevî bir muameleden geçiyor. İsrâ ve Mi'rac mucizesinden önce, şöyle Hatîm'de uzanmışken melek geliyor, göğsünü yarıyor, kalbini îman dolu altından bir tasta, zemzem suyu ile yıkıyor. İmanı sapasağlam, dopdolu... Sonra kalbini yerine yerleştiriyor.

(Sümme ütîtü bidâbbetin dûnel-bağli ve fevkal-hımâr) "Sonra önüme bir binek getirildi. Bu katırdan biraz küçükçe ama merkepten biraz daha büyükçe, (ebyad) beyaz renkli bir binek. (yukàlü lehül-bürâku) Ona Burak deniliyordu. Bu boyda, merkepten biraz büyük, katırdan biraz küçük mahluk getirildi, binek getirildi. (Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî) Öyle bir mahlûk ki, evet ben böyle ata biner gibi ona bindim ama, bir adımı gözünün gördüğü en uzak noktaya atıyordu, öteki adımını tekrar en uzak noktaya atıyordu." Yâni öyle hızlı adım atan, öyle hızlı giden bir manevî varlık, binek.

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: En Yakın Semâ ve Adem AS

25/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Fehumiltü aleyhi) Ben ona bindirildim, yâni kalbi temizlenmiş, îmanla doldurulmuş, zemzem suyuyla yıkanmış Peygamber Efendimiz, ona bindirildiğini anlatıyor. (Fentaleka bî cibrîlü hattâ etes-semâed-dünyâ) Cebrâil beni onu üstüne bindirdikten sonra yanımda aldı, götürdü, nihayet en yakın semâya geldik..."

(Es-semâed-dünyâ) En yakın semâ demektir, Dünya semâsı demek değildir. Arapça bilenlere burada kısa bir açıklama yapayım. Bazıları öyle yanlış tercümeler yapıyorlar.

"En yakın semâya Cebrâil'le geldim. (Festehteha) Semânın açılmasını istedi..."

Biliyorsunuz;

(Fekânet ebvâbâ) "Semanın kapıları vardır." Manevî kapıları vardır.

Şimdi biz burda neyi anlıyoruz, neyi dinliyoruz, neyi anlatıyoruz?.. Bizim şimdiye kadar görmediğimiz bilmediğimiz şeyleri gören, bilen Rasûlullah'ın lisanından anlamağa çalışıyoruz. Olayın esrârengizliğini, manevîliğini, ihtişâmını sezmeye çalışıyoruz, zevkine varmağa çalışıyoruz.

Cebrâil AS'la Peygamberimiz geldiler, en yakın semânın kapısına... Demek ki geçiş yok, kapısı var. Birinci semâda kapısının açılması istedi Cebrâil AS.

(Fekîle: Men hâzâ?) Denildi ki:

"--Kim o?"

Hani kapı vurulunca, içerden denilir ya "Kim o?" diye.

(Kàle: Cibrîl) Cebrâil dedi ki:

"--Cebrâil"

Ben Cebrâilim demek istiyor yâni. (Kîle: Ve men meake?) Yine ordan Cebrâil'e soruldu:

"--Peki, seni yanındaki kim?"

Tabii soran birinci semânın, yâni en yakın semânın kapısını bekçisi olan melek... Bu semânın kapıları nedir, nasıldır? Melekler nasıldır? Görmeyen bilmez, anlamağa çalışın, o kadar...

"--Yanındaki kim?"

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil dedi ki:

"--Muhammed, yanımdaki de..."

(Kîle: Kad ürsile ileyhi)

"--Ona davet gönderildi mi, gelmesine, geçmesine müsâade var mı?.."

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet." dedi.

(Kîle: Merhaben bihî) Melek o zaman:

"--Ona selâm olsun, merhaba!.." dedi.

Merhaba, hoş geldin, sefâ geldin mânâsına, Arapça bir tâbir...

(Feni'mel-mecîü câe) Yâni:

"--Ne hoş bir gelişle geldi."

Hoş geldi, sefa geldi demek yâni... (Fefütiha) "Semânın kapısı açıldı.

(Felemmâ halastü feizâ fîhâ âdem) Kapı açılınca, ordan geçince bir de baktım ki..." diyor Peygamber Efendimiz; "Karşımda Âdem atamız AS..." Ebul-beşer, insanlığın babası Hz. Âdem atamızı gördü, birinci semânın kapısı açılınca...

(Fekàle:) Cebrâil diyor ki:

"--(Hâzâ ebûke âdemü) Bu senin ceddin, baban Âdem!"

Yâni, insanların hepsinin babası olduğu için, "Bu senin baban Âdem" diyor, Peygamber Efendimiz'e...

"--(Fesellim aleyhi) Ona selâm ver!"

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) "Ben Âdem AS'a selâm verdim, o da selâmımı aldı. (Sümme kàle:) dedi ki Peygamber Efendimiz'e:

"--(Merhaben bil-ibnis-sàlih, ven-nebiyyis-sàlih) Ey sàlih Peygamber, sana merhaba olsun; ey sàlih evlat, oğul, sana merhaba olsun!.." diye "Merhaba!" dedi Peygamber Efendimiz'e, Âdem atamız AS...

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: İkinci Semâ'da Yahyâ AS ve İsâ

24/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Sümme saide hattâ etes-semâes-sâniyeh) "Sonra beni tekrar yükseltti..." Yâni kendisi Burak'ta, Cebrâil yanında, birinci semâda Âdem AS'la görüştükten sonra geçtiler.

Muhterem dinleyiciler, ne güzel değil mi? Sahneler gözünüzün önüne geliyor mu bilmiyorum...

İkinci semâya geldiler. (Festefteh) "Açılsın ikinci semânın kapısı" diye yine açılmasını istedi Cebrâil AS. Mihmandar ya, yâni Peygamber Efendimiz'i götürmekle görevli.

(Fekîle: Men hâzâ?) Yine soruldu:

"--Kim o?"

(Kàle: Cibrîl) Dedi ki:

"--Ben Cebrâil'im"

(Kîle: Ve men meak?)

"--Yanındaki kim?"

(Kàle: Muhammedün)

"--Yanımdaki de Muhammed-i Mustafâ, Allah'ın Rasûlü..."

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi?)

"--Ona davet gönderildi mi, gelmesine müsaade olundu mu, izin gönderildi mi?"

(Kàle: Neam)

"--Evet"

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Ona merhaba olsun, ne hoş geldi, ne hoş gelişle geldi."

(Fefütiha) İkinci semânın kapısı da açıldı.

(Felemmâ halastü) "O kapıdan da içeri geçince, üste çıkınca (İzâ yahyâ ve îsâ ve hümebnel-hàlete) bir de baktım ki, Yahya ve İsâ aleyhimes-selâm..." Hem Yahyâ AS var, hem İsâ AS... Bunları da açıklıyor: (Hümâ) "O ikisi, (ibnâ el-hàleh) teyze çocukları, iki kız kardeşin çocukları bu ikisi...

(Kàle: Hâzâ yahyâ ve îsâ fesellim aleyhimâ) Cebrâil AS yine hatırlatıyor Peygamber Efendimiz'e:

"--Bak bu Yahyâ ve İsâ'dır bunlara selâm ver!"

(Fesellemtü fereddâ) Ben onlara selâm verdim onlar da selâmımı aldılar, iade ettiler.

(Sümme kàlâ:) Sonra dediler ki: (Merhaben bil-ahis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)

"--Merhabalar olsun bu salih kardeşe, merhabalar olsun bu salih peygambere!.." dediler.

Kardeş çünkü, bütün peygamberler birbirlerinin kardeşleridir. Ah, kardeş demek...

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: Üçüncü Semâ'da Yusuf AS

24/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Sümme saide bî iles-semâis-sâliseh) İkinci semâyı da geçince Cebrâil AS beni üçüncü semâya getirdi. (Festefteha) Kapısının açılmasını istedi.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Kim?" diye soruldu,

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim" dedi.

(Kîle: Ve men meak?) Melek tekrar:

"--Yanındaki kim" diye sordu. Cebrâil:

(Kàle: Muhammedün)

"--Yanımdaki Muhammeddir." dedi.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi?)

"--Ona izin gönderildi mi, gelmesine müsaade var mı?"

(Kàle: Neam)

"--Evet" deyince:

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Hoş geldin, hoş gelişle geldin, merhabalar olsun sana!" dedi. (Fefütiha) Kapı açıldı, üçüncü semâda bu...

(Felemmâ halastü) Orayı geçince, (izâ yûsufu) Peygamber Efendimiz karşısında Yusuf AS'ı gördü.

(Kàle: Hâzâ yûsüfü fesellim aleyhi) Cebrâil AS:

"--Bu Yusuftur, ona selâm ver!" dedi.

(Fesellemtü aleyhi fereddâ) Peygamber Efendimiz selâm verince o selâmı aldı. (Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih!) Sonra:

"--Merhabalar olsun salih kardeşe, merhabalar olsun salih peygambere!" diye Peygamber Efendimiz'e böyle merhaba eyledi, Yusuf AS da...

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: Dördüncü Semâ'da İdrîs AS

24/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Sümme saide bî hattâ etes-semâr-râbiah) Sonra beni tekrar aldı götürüyor, devam ediyor, dördüncü semâya getirdi; (festefteha) semânın kapısının açılmasını istedi

(Kîle: Men hâzâ?) Ordan:

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâil" dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" diye soruldu,

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil AS:

"--Yanındaki de Muhammed" dedi.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi)

"--Ona izin gönderilmiş miydi?"

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet gönderilmişti" dedi.

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe fefütiha)

Hep aynı şeyler oluyor, bütün melekler vazifeli, hepsi "İzin var mı?" diye soruyorlar. İzin olduğunu anlayınca da, "Hoş geldin, ne güzel gelişle geldin, merhabalar olsun!" diyorlar...

Tabii muhterem kardeşlerim, bunu ben başka vaazlarımda da söylüyorum, burada yeri gelmişken yine söyleyeyim: Semâ böyle bomboş değil, manevî tabakalar hâlinde, bekçileri var, melekler var, kapıları var... Her şey müsaadeli geçiyor. Hattâ Cebrâil AS'a soruluyor, "Ben Cebrâilim" diyor. Hattâ Peygamber Efendimiz için, "Müsâade var mı onun geçmesine, Allah'dan izin gönderildi mi?" diye soruluyor da öyle geçiyor. İbadetler de böyle. Yâni, yapılan ibadetler, oruçlar, sadakalar, haclar... onlar da semâda melekler tarafından kontrol edilir, durdurulur. Eğer yukarı çıkmaya lâyık değilse geri gönderilir muhterem kardeşlerim!

Devam edelim:

(Felemmâ halastü izâ idrîs) Dördüncü semâda kiminle karşılaştı Peygamber Efendimiz?.. İdris AS'la... Cebrâil AS tanıtıyor:

(Kàle: Hâzâ idrîs, fesellim aleyhi)

"--Bu İdris'tir, selam ver!" dedi.

(Fesellemtü aleyhi feredde) Selâm verdim selâmımı aldı. (Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih)

"--Merhaba olsun salih kardeşe, salih peygambere!" dedi.

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: Beşinci Semâ'da Hârûn AS

24/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Sümme saide bî hattâ etes-semâel-hàmiseh) Böyle samâları çıkıyoruz muhterem dinleyiciler, "Sonra beşinci semâya çıktım, (festefteha) kapının açılması istedi Cebrâil.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Sen kimsin?" diye soruldu.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim" dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" diye soruldu.

(Kàle: Muhammedün)

"--O da Muhammed'dir." dedi Cebrâil AS.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi)

"--Ona müsâade olunmuş mu, izin gitmiş mi?"

(Kàle: Neam)

"--Evet gitmiş."

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)Yine melek tarafından:

"--Merhaba ne hoş geldi, sefa getirdi." denildi.

(Felemmâ halastü) Beşinci semânın kapısını da geçince kiminle karşılaştı? (Feizâ hârûn) Hârun AS'la karşılaştı.

(Kàle: Hâzâ hârûnü fesellim aleyhi) Cebrâil:

"--Bu Harundur, buna selâm ver!" dedi, öğretti.

(Fesellemtü aleyhi) Ben de Harun AS'a selâm verdim, (fereddes-selâm) o da selâmı aldı, yâni "Aleyküm selâm" dedi. (Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih) Sonra:

"--Salih kardeşe --peygamberlerin hepsi birbirinin kardeşi-- salih peygambere merhabalar olsun!" dedi.

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: Altıncı Semâ'da Mûsâ AS

24/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Sümme saide bî hattâ etes-semâs-sâdisete) Altıncı semâya geliyoruz. (Festefteha) Cebrâil AS semânın da kapısının açılmasını istedi.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim." dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" dendi

(Kàle: Muhammedün)

"--Muhammed..."

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi) Denildi ki:

"--Ona izin gitmiş miydi, izin verilmiş miydi?"

(Kàle: Neam)

"--Evet"

(Kàle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Merhaba ne hoş geldi, sefa getirdi." denildi.

Ravîler bunları niye böyle detaylı anlatıyorlar? Sebep şu sevgili kardeşlerim, Rasûlullah'ın ağzından nasıl çıkmışsa öyle yakalamışlar fotoğraf gibi aynen...

--Tekrar kısa söylese olmaz mı?

Hayır! Aynen söylemenin bir başka bereketi var, hem aynı söylemekte doğruluk var, o bakımdan aynen söylerler...

Altıncı semâda da melek tarfından "Hoş geldin!" dendi.

(Felemmâ halastü feizâ mûsâ) Kapıdan geçilince, orada Musa AS'la karşılaştı.

(Kàle: Hâzâ mûsâ fesellim aleyhi)

"--Bu Musa AS'dır ona selâm ver!" dedi Cebrâil.

(Fesellemtü aleyhi) Ona selâm verdim, (feredde aleyyes-selâm) o da selâmı bana iade eyledi.

Selâmın iadesi ne demek?.. Yâni, "Esselâmü aleyküm!" deyince, "Ve aleyküm selâm..." demek. Selâma karşılık vermek demek. Yâni, "Kabul etmiyorum, al geri!" demek değil; yanlış anlaşılmasın.

(Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih!) O da:

"--Salih kardeşe, salih Peygambere selâmlar olsun, merhabalar olsun!" diye Peygamber Efendimiz'e merhaba eyledi.

Muhterem kardeşlerim salih ne demek? Salih iyi demek, her bakımdan uygun, müsâid demek.

(Felemmâ tecâveztü bekâ) Bakın şimdi bir olay oluyor: Peygamber Efendimiz Musa AS'ı geçerken, ağladı Musa AS... (Kîle lehû: Mâ yübkîke?) Soruldu:

"--Seni ne ağlattı, yâni durup dururken niye ağladın, seni ağlatan sebep ne?.."

(Kàle: Ebkî lienne gulâmen buise ba'dî yedhulül-cennete min ümmetihî ekseru mimmen yedhulühâ min ümmetî.) Dedi ki:

"--Şundan ağlıyorum ki, benden sonra peygamber gönderilmiş bir delikanlı, bir genç, --Peygamber Efendimiz'i kasdediyor-- onun ümmetinden cennete, benim ümmetimdekilerden daha fazlası girecek."

Yâni ümmetine acıyor, ondan ağlıyor Mûsa AS... Tabii, her peygamber kendi ümmetini evlâtları gibi seviyor, hiç birisinin cehennemde yanmasına gönülleri razı değil, hepsi cennete girsin diye istiyorlar: "Hay Allah! Yine beceremediler hepsi cehennemlik oldular." diye üzülüyor peygamberler.

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peygamberimizin Mi'rac´ı: Yedinci Semâ'da İbrâhim AS

24/3/2007 · Kategori: Hazreti Muhammed

(Sümme saide bî iles-semâis-sâbiah) Son semâya geldik. Cebrâil AS beni aldı, yedinci semânın kapısına getirdi, (festefteha) açılmasını istedi.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim." dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" dendi; melek soruyor tabii...

(Kàle: Muhammedün)

"--O Muhammeddir." dedi.

(Kîle: Ve kad buise ileyhi)

"--Ona elçi gönderilmiş miydi?"

Burda buise ileyhi diyor, daha önceki cümlelerde ursile geçiyordu. Bakın aynen koruyorlar hadis ravîleri. Hiç kelimesini bile değiştirmiyorlar.

(Kàle: Neam)

"--Evet." deyince;

(Kàle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Ne güzel gelişle geldi, merhabalar olsun ona!" dendi.

(Felemmâ halastü) Yedinci semâda bakın kimle karşılaşıyor Peygamber SAS Efendimiz: (feizâ ibrâhîm) Bir de baktım ki, İbrâhim AS karşımda...

(Kàle: Hâzâ ebûke ibrâhîmü fesellim aleyhi) Cebrâil dedi ki:

"--Bu senin deden, baban..." Yâni baba derler ama çok eski, babasının babasının babasının babası, çok eski; size göre dede demek: "Bu senin ecdadından ceddin İbrâhim AS, ona selâm ver!" dedi. Cebrâil takdim etti, tanıttı, Peygamber Efendimize...

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) Ben de İbrâhim AS'a selâm verdim, o da selâmıma karşılık verdi.

(Fekàle: Merhaben bil-ibnis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)

"--Ey salih oğul, merhaba sana! Ey salih peygamber merhaba sana!" dedi.

Evlat diye, oğul diye hitab etti İbrâhim AS...

M. Esad Coşan - 19. 12. 1995 - Akra

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::